esrar kahveleri

Yazar: Salah Birsel
29.11.2025 19:37
59 görüntülenme

İstanbul’un en eski kahveleri, bir de Süleymaniye’de Tiryaki Çarşısı kahveleridir. Süleymaniye toplu yapıları 1550-1557 yıllarında yapıldığına göre medreselerin altında sıralanan dükkanlardan oluşan Tiryaki Çarşısı’ndaki kahvelerin de hiç değilse XVII. yüzyılın başlarında çoğalmaya başladığı düşünülebilir.
 Bu kahvelere zamanında kültürlü ve bilgin kişiler gelir. Buralarda en çok satranç, dama ve benzeri oyunlar oynanır. Bu gibi oyun meraklıları İstanbul’un dört bir yanından akın eder buraya. Bu kahvelere çokça gelinmesinin bir nedeni de Çarşı’daki başarılı taş işçiliğidir. Esir Pazarı’nın bu çarşı içinde yer alması da burayı kalabalıklaştırmış olabilir. Nitekim XVII. yüzyıldan sonra Esir Pazarı Çemberlitaş’a, Tavukpazarı dolaylarına aktarılınca bu kahveler de yavaş yavaş önemini yitirmeye başlamış ve esrar çekenlerin buluşup kafayı doldurdukları kahveler haline dönüşmüştür.
 Ama esrar kahveleri yalnız Tiryaki Çarşısı’nda bulunmaz. Bozdoğan Kemeri’nde, Tahtakale’de, Tophane’de, İskender Boğazı’nda, Çifte Fırınlar’da, Silivrikapı’da, İshakpaşa’ya inen yokuşta, Küçük Langa’da, Yenicami’nin arkasında, Mevlevihanekapı dolaylarında da esrar kahveleri vardır. Samiha Ayverdi İstanbul Geceleri adlı kitabında esrarkeşlerin bir kahveyle yetinmediklerini ve hemen hemen her gece İstanbul’un esrar kahvelerini sıra ile dolaştıklarını da yazar ve esrarkeşlerin bu şehir içi gezilerini şöyle anlatır:
 “Sözgelişi Bozdoğan Kemeri’nde ilk keyfini alan esrarkeş Kırkçeşme’de Pilavcı Şaban Ağa’nın yerine, Ammi Ömer’in kulübesine, Vefa’da Nuri Çavuş’un kahvesine uğrar, oradan Tekfur İskelesi’nde Arap Yaşar’la İbrahim’in kahvelerine de dalıp çıkar, oradan da Tahtakale’de Refet’e, Çadırcılar’da Moruk Osman’a Tavukpazarı’nda İsmail Ağa’ya da uğrayıp kendini iyice dalgaya kaptırdıktan sonra Koska’ya geçer, Sandalcı Apostol’a, Laleli’de Rauf’a, Nail’e, nihayet Davutpaşa’da pehlivan Hüsnü’ye gider, oradan da Kumkapılı Leon Ağa’da karar edip bir de akşamcılık ederdi.”
 Samiha Ayverdi Mevlanakapı’dan yola çıkan esrarkeşlerin ise ilkin Sultan mahallesinde Marangoz Hakkı’ya, Balat’ta Ahmet’e gittiklerini oradan Hasköy’e, Kasımpaşa’ya geçtiklerini ve sıra ile İplikçi’de Kalaycı Bahçesi’nde Yani’de, Elmadağı’nda Baba’da kafalarını bulduklarını belirtir. Ona göre doğruca Galata’yı hizalayanlar da, işe Hacı Mihran’ın esrar kahvesinden başlar ve Dadaş Timur, Neşet, İhsan ve Tesbihçi İsmail’i şereflendirdikten sonra bütün Tophane ve Boğazkesen’i dolaşırlar.
 Esrar kahveleri çok pis, çok murdar yerledir. Tavanlar isle kaplanmış, duvarlar örümcek bağlamıştır. Kahvelerin camları hiç silinmediği için, gündüz bile buradan ışık sızmaz. İğrenç kokular da saçan bu kahvelerin içerisinde birkaç kerevetten, bir kırık su testisinden, paslı bir tastan ve mıcırla yanan bir mangaldan başka bir şey bulunmaz.
 Kahvelerde barınan esrarkeşlere “Kıdemli Dede” denir. Bunlar yedi kişi olur. Balıkhane Nazırı Ali Rıza bey bu yedileri şöyle anlatır:
 “Kıdemli Dede’ler kımıldamaya mecali kalmamış bir takım miskin ve tiksinti veren ihtiyarlardı. Vaktiyle tembellik ya da sefillik ya da yaratılışlarının etkisiyle bu sefillik batağına düşmüşler ve günden güne insanlıklarını yitirmişlerdi. Bu Kıdemli Dede’lerden başka her kahvenin bir de Ocakçı Dede’si vardı. Bunların görevi hep ocak başında bulunmak, ocağı örtülü tutmak, nargileleri doldurmak, bir de çay pişirip vermekti. Nargileler Hindistan cevizi kabuğundan yapılmıştır. Buralarda esrara “kırma” denirdi. Bu kırmayı tömbeki ile karıştırırlar, nargilelerin lülesini bununla doldururlardı.
 Kıdemli Dede’lerin ayrıca üçer kişilik aveneleri de vardı. Görevleri para toplamaktı. Kıdemli Dede’lerin ermiş kişiler olduğuna inanan bir takım Allahlık adamlar onlara haftalık bağladıklarından üç kişilik avene bunları toplamaya çıkardı. Bunlar bu arada kendi tanıdıklarından para sızdırmayı da savsaklamazlardı.
 Bu esrar kahvelerinin bir de gelgeçci müşterileri vardı ki bunlara “dost” denirdi. Gerek üç kişilik avenenin devşirdiği para, gerekse bu dostların verdikleri paralar Ocakçı Dede’de toplanırdı. Bu kahvelere girenler Kıdemli Dede’lerin önünde boyun kesmek zorunda idiler. Bu gelen kişiye topu birden, hiç söz söylemeksizin birkaç dakika öylece bakarlardı. Bakışları adamakıllı öfkeli olurdu. Gelen kişi boyun kestikten sonra yalvarıp yakarma anlatan bir duruma geçer, sonra doğruca Ocakçı’ya giderek elini öper, getirdiği parayı verirdi. Ocakçı Dede parayı aldıktan sonra:
 Üç baş, derdi.
 “Baş” bir kuruş demekti. Sözgelişi getirilen para beş kuruş ise, üç kuruşluk üç baş nargile doldurulur, kalan iki kuruşa karşılık da çay pişirilir, ekmek hazırlanırdı. Esrarkeşlerin besinleri bundan başkası değildi. Ocakçı Dede nargileyi ilkin bir baş doldurur, üstünü ateşlerdi. Sonra bir ıslık çalar. Orada bulunan yedi Dede de ağır ağır başlarını kaldırırdı. Bunun üzerine Ocakçı nargileyi soluk almaksızın çok kuvvetli olarak içine çeker, dumanını tavana salıverirdi. Parayı getiren adama da bir nefes çektirdikten sonra “Hod nefes” diyerek dedelerin her birine bir nefes çektirirdi. İşte o zaman kahvenin içini türlü katlanışın üstünde son derece pis kokulu bir duman kaplardı. Oradakilerin topu şiddetli bir öksülükle sarsılır, önlerinde tenekeye tükürürdü. Nargile birbiri ardı sıra böylece doldurulup çekilir, arkasından da çayla ekmek verilirdi. Sonunda esrarkeşler yine eski durumlarına dönerlerdi. Yani dirseklerini dizlerine, ellerini de şakaklarına koyup kendi iç dünyalarına dalıp giderlerdi.”
 Yenicamii’nin arkasındaki Gavran Mustafa’nın Esrar Kahvesi de Neyzen Tevfik’in kahvesidir. Kahve Mısırçarşısı’na arkasını vermiş dükkanların başındaki Kuşçu Arif’in dükkanının bitişiğindedir. Ama bu kahve tam bir esrar kahvesi değildir. Kahvenin ön bölümünde kahve, arka bölümünde esrar içilir. En arka bölümünde de hem esrar içilir, hem kumar oynanır. Bu bölüme yerleştirilmiş bir sedir Neyzen’e ayrılmıştır. Kahvenin müşterileri de öteki esrar kahvelerinin müşterilerinden oldukça ayrıdır. Şehrin en korkunç uğruları, hırsızları, kumarbazları, katilleri buradan dışarı çıkmaz. Ama bunlar Neyzen’e yürekten inanırlar. Uğur bellemişlerdir onu. Adam soyan, ele geçirdiğinin yakışık alır bir parçasını, esrarkeş de zehirinin yarısını Neyzen’e verir. Neyzen’e burada Baba derler. Kumarın en azgın zamanında kahveci Gavran Mustafa birden şöyle bağırır:
 - A be godoşlar ayırasız Baba’nın manosunu.
 Bu söz üzerine hemen bir avuç bozukluk Neyzen’in minderinin altına kayar, onun rakı ve esrar parasını çıkarır. Neyzen’in bu kahvedeki sultanlığı çok uzun sürmemiştir. Ama Neyzen buna hiç üzülmemiş, bunu bir yaşam felsefesine bağlamıştır:
 - Dünkü fırsatları kaçırdığına diz dövenlere, bugünün tasasına perişan olanlara, yarının telaşına düşenlere şaşmaya bile gerek duymuş kullardan değilim. Neden derseniz, boşunadır da ondan. Neden boşuna derseniz, şimdiye değin kim alınyazısını değiştirebilmiş? Zaman, ahval, dışımızı kaplayan nesneler kimseye boyun eğmiş değildir. Dünyayı ele geçiren adamlar bile tarihin ağzına sakız olmuşlar, oradan oraya saldırırken ense köklerinden doğru bir şaplak yemişler, dünyaya gelmemişe dönmüşler… Komşunun tavuğu keçi doğurmuş diye yemeden, içmeden kesilenlere, hayıflananlara acırım. Herkes ancak elinden geleni yapar da ondan.
 Neyzen Tevfik bu adamlara karşı hemen hemen hiçbir karşılıkta bulunmaz. Yalnız gece yarılarından sonra, o da kimi zaman, aşka gelir, onlara neyiyle bir şölen çeker, yağmurunu almış bir şataraban taksimi yapar. Ama Neyzen Tevfik’in elindeki ney öyle bir neydir ki onu bir başka zaman işitmiş olan Mevlana’nın torunlarından Sadettin Çelebi şöyle anlatacaktır:
 - Abdülhalim Çelebi’nin evindeydik. Kıvırdık saçlı, yuvarlak yüzlü, iri gözlü, esmer bir can vardı. Adı Tevfik’miş. Kendisine biraz ney üflemesi rica edildi. Ceketinin iç cebinden bir ney çıkardı. Öyle bir dem tutturdu ki, kamış dayanamayıp çatlayacak, ikiye ayrılacak sandım. Bunca yıldır musiki ile uğraşırım. Ne öyle bir taksim, ne de öyle bir ney dinledim.
 Refi Cevat Ulunay da Neyzen Tevfik’in neyzenliği için şöyle der:
 - Tevfik’in bir özelliği de çaldığı neyin onca bilmem kaç boğum olmasının, başparesinin, mumbacağının elinden çıkmış bulunmasının hiç önemi olmaması idi. Yergici ozan Eşref’le İstasyon Birahanesi’ndeki buluşmalarımızda Neyzen Tevfik’in boş bira şişesi ile ney çaldığına tanık oldum.
 İşte bu yüzden Neyzen Tevfik Gavran Mustafa’nın Kahvesi’nde neyi eline aldı mı oyun durur, kavga durur, tutkular durur, küfürler susar. Neyzen’e göre yüce şeylerin ille de anlaşılması gerekmez, onlar sadece duyulur. Duymak ise az şey değildir. Şairimiz, bu nedenle, oradakilerin, neyin nerelerden geçip hangi çöllerden aşıp hangi bahçelerde gezip nerelerde karar ettiğini çakmasına kulak asmaz.
 Şu var ki, Gavran Mustafa’nın kahvesindekilerin hali bir noktada kıyamet belirtilerini ortaya koyuyordur. Bitler topunun kirpiklerine varınca bağdaş kurmuştur. Peykeler, masalar, havlular, cezveler, fincanlar bile bit doludur. Kahvede yatanlar bütün gece uyuzlar gibi kaşınıyor, gözlerini kırpamıyorlardır. Ne var, Arap Yalel adında gözükanlı bir kasa hırsızı bir gün Neyzen’in derdine derman olur. Önüne oturarak şunları söyler:
 - Baba, arkadaşların topu seni seviyorlar, sana ellerinden geleni yapıyorlar. Bana gelince, Cevat Bey Merkez Komutanı, X… Polis Müdürü. Bunlar varken bize iş yok. Bana adım attırmıyorlar. Neydi o dün akşam çaldığın hava? Bizim memleketin çöllerinde esen rüzgarlar gibi bir şeydi. İsterdim ben de sana ötekiler gibi bir şey vermek, ama yoksul düştüm, halim kötü. Ne ki, az veren candan çok veren maldan. Ben de sana candan, gönülden bir şey sunmak isterim. Uzat şu aynayı.
 Arap Yalel, Neyzen’in oturduğu minderin altından çıkan gümüş aynanın ucunu görmüştür. Neyzen uzatır aynayı. Arap da elini koynuna atar, koltuğunun altından üç tane bit tutup çıkarır aynaya koyar. Sonra da:
 - Bu bitleri ben Yemen’den getirdim. Her zaman üstümde taşırım. Okunmuş bitlerdir. İçlerinde birisi erkektir, bak ense kökünde yeşil bir işaret var. Ötekiler bunun karılarıdır. Koyuver bunları içeri, bana dua edersin.
 Neyzen elini uzatarak aynanın üzerinden bitleri alır. Ama isterseniz bundan sonrasını Neyzen’in ağzından dinleyelim:
 - Adaaamm, ben de bunların yüzlercesi vardı. Üç tane fazla olmuş ne çıkardı. Saldım koynuma. Ne dersiniz, o gece kaşıntı durdu. Rahat bir uyku uyumuşum. Sabahleyin, gömleğimi çamaşırlarımı araştırdım. Arap Yalel’in okunmuş bitleri, üçü bir arada, kıpırdamadan duruyordu. Öteki bitlere sanki kıran girmişti. Bu üç okunmuş bit, onların köküne kibrit suyu ekmişti.
 Neyzen orta boylu, cılız ama güçlü kuvvetlidir. Abdülbaki Gölpınarlı:
 - Büyücek bir baş, düzgün bir yüz, güzelim gözlerle anlaşan ve yüzü çerçeveleyen kıvırcık mı kıvırcık, gür mü gür, biraz çividiye kaçan beyaz saçlar. Bu saçlar bir düşünce denizi gibi türlü kasıntılar geçiren yüzün coşan köpükleriydi sanki. Bu saçlar, o insan düşünceyi temsil eden başa büyük, eşsiz güzellikte bir taç gibiydi. Sanatçı eli, sanatçı parmakları ancak bu kadar düzgün, bu kadar olgun, bu kadar kalem gibi çekilmiş olabilirdi. Ya sesi? Bu ses kimi zaman gürül gürül akar, coşardı. Kimi zaman, sonu gelmeyecek bir kükreyişe dönüşürdü. Kimi zaman uzun bir haykırışla kötülüğe kargışlar yağdırırdı. Kimi zaman da süzgün ya da yumuk gözlerle, yukarıya ve ileriyle uzanmış kollarla arkaya doğru, ama yukarıya ve ileriyle uzanmış başla, birbirini bütünleyen uzun “Ooooo”larla bir hayranlık anıtı kesilirdi.
 Neyzen’in Yenicami’nin arkasında bir kahvesi daha vardır. Arnavut İsa’nın Kahvesi adındaki bu esrar kahvesini Reşat Ekrem Koçu da şöyle dile getirir:
 - Aranılan katiller, uğrular çokluk buraya gelir, sığınır, dostça karşılanır, birkaç gün barınır, daha güvenilecek bir yere kaçırılması olanakları hazırlandığı anda, sözde düşmanlarının ihbarı ile yakalanırdı. Aslında tek muhbir İsa’nın gözde şıkırdımlarından “Topuklu” lakabıyla ünlü Süleyman adında bir delikanlı idi. 1923-1924 yılların da 18 yaşlarında ince yapılı, esmer ve esmerin dilberi bir kopuktu. Buyruğu İsa’dan alır, işini de kimseye sezdirmeden pek ustalıkla kıvırırdı. Kahvehanede gece yatanların topu, kumarbazların da büyük çoğunluğu argo konuşurdu. İstanbul’un pırpırılar argosunda “Ağabeyciğim” karşılığında “Abiş” denirdi. Bu ad zamanımızın aynı soydan insanları arasında değişmiş “Abisi” olmuştur. O zamanlar “Abiş” lakabıyla ün salmış Rahmi adında bir adam vardı. Sayılı esrar kaçakçılarındandı. Kahvehanenin gediklileri Abiş’in müşterileriydi.
 Kahveci İsa’nın şamdanlarından Kör İzzet de burdan hiç ayrılmaz. Onun da bir peyke köşesinde kayrılmış bir yeri vardır. Yalınayak, çıplak tenine geçirdiği bir mintanla dolaşır. Ama belleğinde Türkçe, Arapça, Farsça abartmasız 50.000 ikilik vardır. Hiç sıkıntı çekmeden herhangi bir konu üzerinde bu üç dilden seçme şiirlerle konuşabilir. Kendi savına göre Fuzuli’nin torunlarındandır. Gece ve gündüz rakı şişesini elinden bırakmaz, sarhoşluk da nedir bilmez. Yemin etmek gerekince kalp gözlerini öne sürerek:
 - İki gözüm kör olsun! der.
 Gavran Mustafa’nın kahvesinde olduğu gibi Neyzen burada da büyük saygı görür. Burada da onu “Baba”, “Neyzen Baba” diye çağırırlar. Birinci Dünya Savaşı’na değin 1868 okka rakı içmiş, üç dört ton da ot yemiş (esrar çekmiş) olan Neyzen’e kahvenin bir köşesinde, tavana yakın bir yerde bir döşek sermişlerdir. Neyzen burada yuvalanır. Kimi geceler şöyle başını kaldırıp aşağı baktığı zaman yerde, malta taşlarının üstünde bir yığın insan çarpar gözüne. Bunlar yattıkları yere göre yüz paradan on kuruşa değin gecelik ücret verirler. Yüz paralıklar taşların üstüdür.
 Neyzen burada kendi deyişiyle “efsanevi” bir yaşam sürmüştür. Sonradan bu günleri şöyle anlatacaktır:
 - Bir imparatordum. Pelasparelere bürünmüş o yarı çıplak insanlara ney üflediğim zaman yüreklerini bir mıknatıs gibi çekip topladığımı duyardım. Şişesi daima isli bir tavan lambasının abajuru, benim şirvanı, gizemli bir karanlık içinde bırakırdı. Ney üflerken hizmetime bakan Yakup adındaki bir pırpırı oğlanın gözlerinde, o karanlık içindeki gözlerinde pırıl pırıl parlayan gözyaşlarını zaman zaman hatırlarım. Hatırladıkça da ağlarım.
 Hırsızlar, yankesiciler, esrarkeşler, gece işçileri, dızdızcılar, mantarcılar, nanduflacılar, arakçılar, kapkaççılar, tırnakçılar, minareciler, burada Neyzen’in rakısını, mezesini, esrarını yetiştirmek için birbiriyle yarış ederler. Neyzen de ilkin midesini ispirto ile adamakıllı ıslatır, sonra da kafasını güçlendirmek için çiftetelli*1 yapar, sarıkızdan**2 bir iki nefes çeker.
 Ne var, bir gün kahveyi polisler denetim altına alıvermiştirler. Neyzen artık orada barınmak olanağının tükendiğini anlayınca beş, on arşın boyunda bir bayrak edinmiş, geceleri buna sarılıp bir sokak köşesinde yatar olmuştur. Yıllarca sonra Neyzen bu taşınır yatak için de şunları söyleyecektir:
 - Bayrağıma sarınıp yatmak, bu ne güzel, ne korkusuz bir uyku idi!
 Galata’da XIX. yüzyılın bilinen bir tekkesi***3 de Dragon Kahvesi’dir. Topçular Caddesi (Necatibey) üzerindeki bu kahveye Uzun Kahvehane de denir. Kumar oynatılan ve kimi zaman içki de içilen bu kahve tam bir batakhanedir. Geceleri burda 40-50 berduş da barındığı için Aşık Razi şu şiiri yazmıştır:

Gündüz kahvehane gece oteldir
İcabında meyhaneye bedeldir
Topçular’da malum meşhur Dragon.

 1884 yılında bir Laz delikanlısının kundaklaması sonucunda yanan Dragon Kahvesi en civcivli zamanını 1870-1880 yılları arasında yaşamıştır.
 Tophane’de Yamalı Hamam sokağındaki Doktorun Kahvesi de bir duman yeridir. 1957-1958 yılında sokağın genişletilmesi sırasında yıktırılan kahve, aynı zamanda bir sabahçı kahvesi niteliği taşır. Gündüzleri kapalı kalır, hava kararmaya başlar başlamaz da açılır. Serseriler, berduşlar, haytalar, kopuklar, ipsizler başlarını masalara dayayarak sabahlarlar burda. Ocağın arkasında küçüçük, gizli bir kapıdan girilen bir “bitirim yeri” de vardır. Burada kumar oynanır.
 Bu bölüme son vermek için bir de Fikret Adil’in bir gece “Şeyh Memduh” adını taktıkları bir arkadaşıyla gittiği bir esrar kahvesinden söz edelim. Kahve, Galatasaray’dan Tophane’ye inen yokuşta, sağda dar bir sokaktadır. Kapısı bir bodrum kapısından hiç de büyük değildir. Fikret Adil’in arkadaşı Şeyh Memduh kapının önünde duran kasketli bir çocuğa:
  İhvanız! dierek içeri girer. Fikret de onu izler. Deminden beri birçok yazarları konuşturduğumuza göre bu kez de sözü Fikret Adil’e bırakalım, bakalım ne diyecek:
 Burası basık ve duman dolu bir yerdi. Kokudan derhal bir esrar kahvesinde olduğumuzu anladım. İçerde üç kişi, yudum yudum çay içiyorlar ve koz helvası yiyorlardı. Ocakta, çenesi yere düşecek kadar uzamış bir yüzle, kırmızı fanilalı biri vardı. Duvarda eski Mesudiye Zırhlısı’nın sedeften işlenmiş bir resmi, onun yanında bir denizkızı asılıydı. Peykenin üzerinde kucak kucak bir kediyle bir köpek uyuyorlardı. Masanın birinde bir bağlama duruyordu. Adam ilkönce kuşkulu bir gözle baktı, Şeyh’i görünce boğuk bir sesle “kaybettik” dedi.
 Fikret Adil yitirilen şeyin ne olduğunu adamakıllı merak etmiştir. Ama Şeyh Memduh*4 kendisine soru sorulmasına izin verecek insanlardan olmadığı için Fikret’in gıkı çıkmaz. Öte yandan Şeyh Memduh onun merakını bütün bütüne körüklemek için Lili ile Jorjet’in saçsaça, kızların kendi yüzünden birbirlerine girdiklerini öğrenince, biraz rahatlar gibi olur. Artık ona düşen şey gidip, o akşam Fransız Tiyatrosu’na gelecek olan Jorjet’i bulmaktır. O da öyle yapar. Esrar kahvesinden ayrılıp Fransız Tiyatrosu’nun yolunu tutar. Gelgelelim, Fikret Adil’in kafasını kurcalayan asıl kadın Jorjet değil, o akşam Jorjet’le birlikte boy gösterecek olan başka bir kadındır.

1 İki cigara kağıdını birbirine ekleyerek yapılan esrarlı cigara.
2 Esrar.
3 Tekke: Esrar içilen yer.
4 Yanılmıyorsak Şeyh Memduh, Nurettin Artam’dan başkası değildir.